Yalıköy 'Kalbimin Başkenti'
Hikayenin başlangıcı oldukça eski, anlatılanlardan yola çıkılarak değerlendirildiğinde Balkan Savaşı'nın son günleri ile 1.Dünya Savaşı'nın ilk günleri arasındaki zaman dilimine denk geliyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli eyaletlerinde başlayan iç karışıklıklar sonrası gelişen bir göç hikayesi. İlk ama kısa durağımız bugünkü Bulgaristan'ın başkenti Sofya.
'Bulgar kralının yanında, sarayda tatlıcıymış tanıdıklarımız. Kruşevo'dan göç etmek zorunda kalınca ilk olarak oraya gitmiştik. Ama çok fazla kalamadık, uyum sağlayamadık.' Dedem bunları söylerken kaç yaşındayım hatırlamıyorum. Tatlı tatlı anlattığı memleket öykülerinin başlangıcı bu sohbetler. Yaş farkımız 75, ancak çok iyi anlaşıyoruz. Memleket sevgisi, bilgisi konusunda Salih Alp'in rahle-i tedrisatından geçtim diyebilirim.
'Sonra amcamlarla birlikte Bursa'ya gittik. Orada da akrabalarımız vardı ama bu kez babam kalmak istemedi ve İstanbul'a geldik. Bugünkü Beşiktaş civarında bir yeleri gösterdiler ama beğenmedik. Neden sonra yolumuz Podima'ya düştü, hani bizim Yalıköy, orada kalmaya karar verdik.' Bu sözleri kaydederek dinleyen küçük Asil ancak 2008 yazında anlıyor neden Yalıköy'ün seçildiğini, çünkü Yalıköy Kruşevo'ya benziyor.
Alp soyadının kökleri Balkanlara dayansa da genişleme ve gelişme Yalıköy'de yaşanıyor. Yalıköy bizim çocukluğumuz, Yalıköy ne kadar kızsak da vazgeçemediğimiz akrabamız, bizi hep kendinde tutan ve ara ara da olsa özleten dede ocağı. Madem ki yola 'asillegeziyorum' diye çıktık, ilk kendinle yalnız kalışların yaşandığı yere, Yalıköy'e doğru uzanalım...
Coğrafi konum olarak Marmara Bölgesi sınırları içinde, İstanbul'a (yani hayatın merkezine) 110 km uzaklıkta, deniz kıyısında, 3 tarafı küçük dağlarla çevrili, ovada yer alan bir köy 'Kalbimin Başkenti'. İklim olarak hem Karasal iklimin hem de Karadeniz ikliminin etkisinde olan bir yapıya sahip. Sık ormanlar yağış ortalamasını yükseltirken her mevsim ani yağış olasılığını cepte tutuyor, bu nedenle yaz turizmi anlamında (4-5 kmlik kumsala rağmen) yeterli seviyede gelişemediğini söylemek lazım Yalıköy'ün. Ancak yaz mevsiminde denk gelip de o güzel Karadeniz'i uyurken yakalarsanız, kendinizi günlük hayatın tüm sıkıntılarından arınmış olarak bulmanız ve hatta uzun süredir olmadığınız kadar hafiflediğinizi hissetmeniz kaçınılmaz.
Yalıköy'ün tarihi süreçte bilinen bir önceki adı Podima. Rumca'da 'balıkçı çizmesi' anlamına gelen Podima'da günümüzde işkolu olarak balıkçılığın pek geliştiği söylenemez. Daha çok amatör seviyede gerçekleştirilen bu faaliyet dışında köy halkının en büyük gelir kaynağı, ticaret ve köyün hemen yanında bulunan Şişecam'a ait maden ocağında yürütülen çalışmalar. Son yıllarda ekonomik krizle birlikte, köyden kente göçün Yalıköy'de de yaşanıyor olması insanı ister istemez üzen bir durum. Diğer yandan 80 kuşağı çocuklarının Çatalca'daki fabrikalarda iş bularak kendilerini ekonomik anlamda Yalıköy'den bağımsız hale getirmeleri ise küreselleşmenin mikro boyuttaki etkisi olarak görülüyor.
Buraya kadar bahsettiklerim, hikaye. Esas anlatacaklarım şimdi başlıyor.
Yalıköy, kendimi bilmeye başladığım süreçten sonra en huzurlu ve en rahat olduğum yer. Küçük yaşlarda yaz tatili bitip de uzun süren kış ayrılığı başlarken arabanın arka koltuğunda babaneme el sallayarak ağlayışlarım. Dedemin, Emin Dayı ve Hüseyin Amca'nın köy meydanındaki sohbetlerini dinleyişim, Hüseyin Amca'nın efsane radyosu. Yine dedemin peşine takılarak eski camide saf tutuşum. Bizim koca konakla ilgili biz küçükleri korkutmak için anlatılan hikayeler. Recep Amcamla Kurban Bayramı'nda bahçede kurban kesişimiz. Mürüvvet Yenge'nin dünyada eşi benzeri bulunamayacak sohbeti. Eski futbol sahasında kısa bir arada olsa futbol oynayışım, Erman'ın 6 numaralı Trabzonspor forması. 1994 Dünya Kupası'nı Faruk Amca'nın dükkanında izleyişimiz, yanlış hatırlamıyorsam Stoichkov'un durmadan küfür etmesine herkesin gülmesi. 8 yaşındayken Yalıköy'ün Kaymakamlık Kupası'nda finalde kaybetmesi. Fenerbahçe'nin puan kaybı sonrasında herkesin üstüme üstüme gelmesi. Sevgili kardeşim Aziz'i çocuk yaşta yitirmemiz. Eskiden kimseler bilmediği için bomboş olan kumsala çok kalabalık gidişimiz. Sonbahara doğru böğürtlen toplamak için kafileler halinde Kuzuludere'ye gitmemiz, orada yapılan piknikler...
Bu saydıklarım Yalıköy'ün kalbimin başkenti olmasının ilk akla gelen sebepleri. Günümüzde değeri çok bilinmese de insan ilişkilerinin oldukça yüksek olduğu bir yer. Bu yıl işten güçten fırsat kalmadığı için koskoca yaz sezonu boyunca 2 (yazıyla iki) haftasonu gidebildim. Gören herkes 'sen nerdesin bu sene?' diye yakama yapıştı. Sosyal gelişmişlik gereği herkesle sohbet edebilen ben, bu yıl Yalıköy'deki sohbetlerin eksik kalması nedeniyle bir parça eksiğim aslında. Mesela oturup da Bayro ile alkol illetinden neden vazgeçemediği ve her seferinde tekrarladığı 'Salih Amca beni kurtardı ama ben dayanamadım, dinlemedim' sohbetini yapamadık. Adil Abi ile bir türlü oturup da yeni sezonda Fenerbahçe'yi analiz edemedik.
Yine dedemden alıntılarla devam etmek istiyorum...
'Amcam açlıktan öldü. Karnını tuta tuta, acı içinde öldü. Babama hayatım boyunca bir tek bu nedenle kızdım.' Geçenlerde aklımda bu yazıyı tasarlarken babama bu hikayeden söz ettim ama öz amcası olmadığını söyledi. Olayın yaşanmış olması bile dönemin zorluk derecesini anlatmada yeterli. 'Unumuz vardı, ama babam köylüye de lazım diyerek daha önce dağıttığı için bizde kalmadı. Kalmayınca da amcam yokluk içinde öldü.' Dedem bu hassas konuyu her açışında artık iyiden iyiye kullanamadığı gözlerinden yaşlar gelirdi. Ben ise sadece elini tutup sakallarını severek destek verebilirdim ona. 'Askerliğimi nerede yaptım biliyor musun? İstanbul'da, Selimiye Kışlası'nda. O zamanlar kışlanın etrafı göz alabildiğince açıktı, bomboş. Talime çıkardık denizi seyrederdik bir yandan. Sonraları doldu her yer gibi oralar da. Ama Recep taa Erzurum'a gitti. Askerden geldiği gün babanen tanımamış onu.' Dede nasıl tanımaz insan oğlunu soruma verdiği cevap aynen şöyleydi. 'Babanen bahçede çalışıyormuş, derken kapıdan sesler duymuş bakmış yabancı bir adam duruyor. Recep seslenince anlamış oğlu gelmiş askerden diye. O zaman askerlik uzundu, giden mektup atarsa seviniyorduk. Aydın askere gittiğinde tabi ben alışmıştım ama babanen çok özlüyordu onu.' Arada düşündüğüm zaman dedemin babamla ilgili olarak bana hiçbir şey söylemediğini, anlatmadığını hatırlıyorum. Benim zorlamalarımla konuşmaya başlasa da susmak bilmezdi ama en küçük oğlundan hiç söz etmezdi. Modelleme yapıp babamın da bana veya başkasına benimle ilgili hiçbir şey anlatmadığını düşününce, normal bir süreç olarak algılamak gerekir diye düşünüyorum.
Yıllar geçip de dedem artık 'Salih Efendi' olunca yaşananlar ise kendisinin değil de başkalarının onu anlatımından oluşuyor hafızamda. 1960 ihtilalinde köye gelen askerler, mevcut muhtarı görevden alarak yerine dedemi muhtar yapmışlar ancak bu görevi sürdürmemek için seçimlerde aday olmamış. İş kolu olarak kardeşiyle beraber odun-kömür ticaretini seçmiş aynı zamanda köyde meydana yakın bir bakkal var. (bugün aynı yerde Lokman Abinin 'Alp Market'i var.) Denizden büyük kayıklarla İstanbul'a mal getiriyorlar ve süreç boyunca yaşadıkları büyük olaylar, stresler var ama şu anlatacağım unutulmaz.
'Deniz kıyısında odun-kömür mağazamız vardı, deposu da olan. Bir akşam yangın çıktı ve tüm depomuz yandı. Ticari anlamda büyük bir felaket, herkes şaşkın ve üzgün ama Şakir Amcam aklını kaçıracak resmen.' Babam burayı anlatırken öyle bir hava yaratıyor ki o anı odada yaşıyorsunuz sanki. 'Ben küçüğüm ama hatırladığım, babam bir küp çıkarmıştı veya bir çanta, 'Şakir paramız vaarr, Şakir üzülme' diyordu. Sonraları İstanbul bağlantısını orada bir yazıhane açarak sağlamaya çalışıyorlar. Hatırladığım ilk depo Bereç'te (Gaziosmanpaşa sınırlarında bugün.) Öyle ki bu yazıhane ile birlikte Alp Ailesi'nin kaderi bir kez daha değişiyor ve artık ailenin bir kısmı İstanbul'da yaşamaya başlıyor. Babam Aydın Alp henüz bir ortaokul öğrencisi, halalarım Feriha ve Suna da geliyorlar, Recep ve İsmet amcamlar zaten gelmek zorunda işin başına onlar geçecek sonra. Sadece Hatice halam Yalıköy'de kalıyor ilk etapta babanemle. (Ve halam sonra Yalıköy'den evlenerek orada devam ediyor hayatına. Küçük bir olay gibi görünse de babanemin onu ilk etapta İstanbul'a getirmeyişi kaderini belirliyor.) Babam Gaziosmanpaşa Ortaokulu'nu bitirdikten sonra yatılı olarak Haydarpaşa Lisesi'ne kayıt ettiriliyor, velisi de İsmet Amcam. Babanemin yörüngesine çok yakın bir çocuk olarak babam için bir hayli zorlu yatakhane geceleri. Haftasonlarını zor bekliyormuş anlattığına göre, ama pişman değil Kel Ali'nin öğrencisi olmak herkese nasip olmazdı diyor hala.
Daha sonraki süreçte dedem, Yalıköy'deki evi kapamamakla birlikte, tamamen İstanbul'a taşınarak hepimizin dahil olduğu bir süreci başlatıyor. Fatih Halıcılar Caddesi 38 numaralı Deniz Apartmanı'nda artık Salih Efendi ve Ailesi. Bu süreçte detay bilmediğim için atladığım bazı konular var mesela, neden Şakir Amca İstanbul'a gelmedi? Büyük abi Hacı Nurettin neden daha önce geldi ve onun ticari süreci herkesten ayrı mı işledi? Bu soruları ve aklıma gelip de buraya yazmak istemediklerimi dedem dahil kimseye sormadım. Sorsaydım herhalde sadece dedem cevap verirdi, gerisi geçiştirirdi. Burada aslında anlatmaya çalıştığım bir göç hikayesinden yola çıkarak, bir ailenin farklı süreçleri takip ederek burjuvalaşma süreci. (halk arasındaki tabirle değil de gerçek anlamda burjuvazi. Normal süreci takip ederek ve şehirli hayatın şartlarını yerine getirerek yaşanan bir göç hikayesi. Hani bir laf vardır, 'Haydarpaşa'da tahta bavulla inenlerden değil, Sirkeci'de deri bavulla inenlerdeniz' diye, o hesap işte.)
Daha sonraki süreçte dedem, Yalıköy'deki evi kapamamakla birlikte, tamamen İstanbul'a taşınarak hepimizin dahil olduğu bir süreci başlatıyor. Fatih Halıcılar Caddesi 38 numaralı Deniz Apartmanı'nda artık Salih Efendi ve Ailesi. Bu süreçte detay bilmediğim için atladığım bazı konular var mesela, neden Şakir Amca İstanbul'a gelmedi? Büyük abi Hacı Nurettin neden daha önce geldi ve onun ticari süreci herkesten ayrı mı işledi? Bu soruları ve aklıma gelip de buraya yazmak istemediklerimi dedem dahil kimseye sormadım. Sorsaydım herhalde sadece dedem cevap verirdi, gerisi geçiştirirdi. Burada aslında anlatmaya çalıştığım bir göç hikayesinden yola çıkarak, bir ailenin farklı süreçleri takip ederek burjuvalaşma süreci. (halk arasındaki tabirle değil de gerçek anlamda burjuvazi. Normal süreci takip ederek ve şehirli hayatın şartlarını yerine getirerek yaşanan bir göç hikayesi. Hani bir laf vardır, 'Haydarpaşa'da tahta bavulla inenlerden değil, Sirkeci'de deri bavulla inenlerdeniz' diye, o hesap işte.)
Yeni düzende, dedem işleri yavaştan amcamlara devredek kendini sosyal hayata ve hiç kalbinden çıkmayan Allah sevgisine adıyor bir bakıma. Yine babamın anlatttıklarından yola çıkarak bildiğim bir süre İskenderpaşa Cami cemaatine dahil olmuş, bilinen sadece bu. Ama benim özel konuşmalarımızdan emin olduğum dedemin hiçbir cemaate bağlanmadığı. Halamlar ise dikiş kursuna devam etmişler. Yine önemli bir kırılma ve eleştiri noktası, Suna halama gelen iş teklifini dedemin, paraya ihtiyacın mı var diyerek geri çevirmesi, insanların kaderini etkilemek bu olsa gerek. Ve babam, lise sonrası tutmuş İTÜ Mühendislik'in yolunu. (Babamın mühendislik fakültesine girişi öyle olay olmuş ki 2008 yazında ziyaret ettiğim Kruşevo'da, Aydın Alp'in oğluyum deyince insanlar 'engineer, engineer' demişlerdi. Şimdiyse büyük bir süreç gibi anlatılmıyor üniversitede okumak.)
Salih Efendi'nin çocukları birer birer evlenirken, torunlar da dünyaya gelmeye başlıyor. İlk torun Duruşehvar Ablam; bugünkü adıyla Şeval, son torun ise kardeşim Ece. Sırasıyla kuzenler evlendikçe aile kökleri biraz daha genişleyerek büyümekte gün geçtikçe.
'Kalbimin Başkenti' başlığını, doğumuma denk gelen dönemle kapamak istiyorum. Salih Efendi ve Ailesi'nin bundan sonraki hayatını, yaşananları, güzellikleri kısacası hikayenin geri kalan kısmını da benim torunum anlatsın. (dedesini dinlerse tabii ki.)
Yorumlar