Mostar Yolculuğu ve Mostar Köprüsü
Mostar yolculuğumuz mevsime göre serin ve yağmurlu bir Sarajevo sabahı başladı. Aslında biz gelmeden önce Sarajevo'da 4-5 gün boyunca yağmur yağdığını ve bizim orada olacağımız sürede de yağacağını söylemişlerdi ancak şansımıza günlük güneşlik geçti.
Trende ilk dakikalar uyku ve gülme yanında da üşümeyle geçti. seçtiğimiz kompartımanın koşulları vs.hakkında konuşurken kompartımana orta yaşlarda Boşnak bir çift oturdu fakat kapının hemen yanını tercih ettiler. Sonrasında kondüktör gelerek kaç durak sonra ineceğimizi falan söyledi, konuşup durdu (akşam biletleri alırken zaten sarhoştu sanırım, sarhoşluğun uzatma dakikalarındaydı sabah) tren hareket etmek üzereyken Boşnak olduğunu tahmin ettiğim bir kız Saitcan'ın yanına oturdu. O sırada koridordan turist olduğu her halinden belli olan bir başka kız kompartımana bakarak geçti ancak 2 dk.sonra dönüp yanımdaki boş koltuğa oturdu ve 3 saatlik Mostar yoldaşlarımız belirlenmiş oldu. Saitcan (MJ) ile geyik çevirip herşeye gülmeye başladığımızda çoktan Sarajevo'nun dağlık bölgesine çıkmıştık ve merkezin aksine hava güneşliydi. Bir süre sonra pencereden gördüğüm manzaralar karşısında dayanamayarak koridora çıktım ve güzellikleri fotoğraflamaya başladım, hatta bir süre başımı daracık camdan çıkarıp çıplak gözle seyrettim etrafı. Trenimiz bir geçitten diğerine yol alırken az önce tepede gördüğümüz geçitlerden geçmekte olduğumuzu farkettim bir an, ve seyahat öncesi tüm taramalarımızda karşımıza çıkan 'Sarajevo-Mostar arasını trenle geçin' önerisinin sahiplerine teşekkür ettim.
Ben doğayla başbaşa hayaller kurarken MJ kompartımanda ufak bir meclis kurmuştu (ne de olsa İlyas Agoviç'in yeğeni, Dayo İlo sen bizim herşeyimizsin! onunla gezsek ne kadar da güzel olurdu kim bilir?) Ve meclis katılımcıları Boşnak Melisa ile Quebec'li Kathia idi. Kısa süren tanışma sonunda Türk olduğumuzu öğrenen Kathia (Quebec'te politika okuyor) gerek tarihsel gerek güncel sorularla bizleri hafiften iğneleyerek sıkıştırmaya başladı. Kanadalı normal bir vatandaşın Trabzon'daki rahip Santoro cinayetini sorması, küreselleşen dünya ve bu süreçteki 'güzel ve yalnız ülkem' hakkında derin düşüncelere itti beni. Fakat Kathia'nın unuttuğu bir şey vardı ki o da ayrılıkçı hareketler yüzünden bölünmüş, paramparça insanların yaşadığı ve de dünyadaki tüm acıların görüldüğü eski Yugoslavya toprakları üzerinde oluşumuzdu. Ona tamamen Yugoslavya üzerinden örnekler vererek Türkiye'de bu acıların asla yaşanmadığını, münferit saçmalıkların ise asla bir ülkeyle özdeşleşmeyeceğini anlatmaya çalıştık dilimiz döndüğünce. Sonraki sorusu ise sözde soykırımdı, bu konudaki sağduyulu açıklamam sonrası ise 'Ermeni arkadaşların da senin gibi mi düşünüyor?' oldu. Cevabım nasıl ben normal bir vatandaş olarak çözümcü ve de akılcı davranıyorsam Ermeni arkadaşlarımın da rasyonel olduğunu ve azınlıkta kalan muhafazakarların gerginlikten beslenerek küplerini doldurduklarını anlattım. Trabzon'a gitmeyi istediğini söyleyince de Sümela manastırını görmesi gerektiği konusunda ısrarcı oldum. Sohbete katılan meclisin Boşnak üyesi Melisa Türkiye'deki azınlıkların toplam nüfusa oranının çok düşük olması nedeniyle Sarajevo'da olduğu gibi komşuların birbirini boğazlamadığını söyledi, bu soruya cevap vermek için biraz düşünmek gerekti, beklemediğim yerden gelen akılcı bir soruydu. Ancak hangi şartta olursa olsun birlikte yaşamaya muhtaç insanların Çetnikler gibi olamayacağını söyleyince kendisine, gözleri doldu. Daha sonra güzel şeylerden sohbet etmeye başladık, bu güzel yolculuk politika üzerine inşa edilmemeliydi.
Yolculukta şaşırdığım diğer bi nokta, kızların Türkiye'den Göbeklitepe adında bir arkeolojik merkezden bahsetmeleriydi, bilmediğimi söyleyince o kadar şaşırdılar ki utandım. (Kasım ayındaki Adana-Gaziantep-Şanlurfa-Diyarbakır seyahatimde gece 02:45 gibi Şanlıurfa'da Göbeklitepe'ye gider tabelasını görünce yol arkadaşlarımızın kulaklarını çınlattım). Sonraki sohbetlerde Melisa'ya Birleşmiş Yugoslavya fikrine inandığımızı ve Tito'cu olduğumuzu söylediğimizde sanki İttihat Terakki kadar uzak bir akımdan bahsediyormuşuz gibi gülümsedi bize. (Aynı gülümsemeyi Tito'nun ülkesi Hırvatistan'da alışveriş sırasında Tito baskılı t-shirt sorduğumuzda satıcı kadının yüzünde de görmüştüm. Oysa aynı Hırvatlar savaş suçlusu Franjo Tudzman'ın adını Dubrovnik girişinde yeni inşa edilen köprüye vermişlerdi, halk kabul eder de toprak kabul eder mi bilemiyorum?)
Sonrasında ben fotoğraf çekmeye devam ettim ve hep birlikte de fotoğraf çektirdik, zaman zaman gerginleşen sohbetimiz tatlıya bağlandı neticede, ancak en çok orta yaşlı Boşank çifte üzülüyorum bu çocuklar neler zırvalıyor diye bakıyorlardı bize.
Ve Mostar'dayız...
Dedeme gazete okurken gördüm belki de onu ilk kez, yaşım 10 veya 11. Balkanlarla ilgili bir haberse atlamak imkansızdı, ama detayı kötüydü, Mostar Köprüsü Hırvat topç ateşi nedeniyle yıkılmıştı, sanki İstanbul işgal edilmiş gibi üzülmüştü 1993 yılında 80 küsür yaşında olan dedem. Şimdiyse ben MJ ile ona doğru yürüyorum (Kathia'yı gördük, ne yapacağını bilmez halde takılıyor.) gittikçe yaklaşıyoruz, hava bir hayli sıcak. Mostar küçük bir kasaba, tren istasyonundan merkez yürüyerek 5 dk. Savaşın izleri Sarajevo'da olduğu gibi burada da var, hatta bazı kalıntılarda ibret-i alem olsun diye onarılmadığına dair yazılar görüyoruz. Merkezde yol aldıkça (Ercan Abimin tarifi doğrultusunda) Mostar Köprüsü'nde olma heyecanım artıyor, Arnavut kaldırımlı sokaklar başladı şimdi. Etraf cafe, restaurant, bar ve hediyelik eşya satan dükkanlarla dükkanlar da müşterilerle dolu. Yürürken karşı dağda kocaman bir haç görüyorum, Mostar'ın Hırvatların yaşadığı bölümünün tarafına dikilmiş, güneşten parlıyor. Ercan Abimin tarif ettiği sokaktan girerek çok güzel bir açıdan Mostar Köprüsü'nü fotoğraflıyoruz önce. Sonrasında biraz daha yürüyerek köprüdeyiz.
Tvden ne kadar da büyük ve heybetli görünüyor, şaşkınım. Üzerinde maksimum 30 adımla karşı taraftayız. Durup kendimi korkuluklara dayayarak Neretva Irmağı'nı izliyorum, hatta el verdiğince sarkıyorum köprüden. Büyülendiğimi söylemem zor ama çok fena bir dinginlik kapladı içimi, sarhoş gibi etrafa bakıp gülmek için neden arıyorum. Derken bir alkış kopuyor, havada görüyorum Boşnak delikanlıyı Mostar'dan aşağı atlıyor. Denemek mi? Asla. Rivayet şöyle ki; geçmişte Mostar'lı damat adayları sevdikleri kıza kendilerini kanıtlamak için köprüden atlarmış. Değer mi hiç demeyin, olayları koşullara ve mekana göre değerlendirmek lazım, yani özetle Boşnak kızları çok güzeller. (Hırvatlar hakkındaki görüşler Dubrovnik başlığı altında olacak. Aslında Yugoslav güzel demek)
Köprüde Kathia ile karşılaşıyoruz (hani şu bilmiş Quebec'li kız), belli ki yalnız sıkılmış bize yancı olma konusunda ısrarcı, köprü üzerinde MJ ben ve Kathia sağlam geyik çeviriyoruz, sonra onu bişeyler içmeye davet ettik. Masada Mostar manzarasında siyasetin ve sohbetin kralını çevirdik, MJ biraz sıkıldı işin doğrusu. İş hesap ödemeye gelince tabii ki biz ödeme yaptık, ve garibim Kathia şaşırdı kaldı(kıza bir içki dahi mi ısmarlamamışlar yahu), kendisine Yugoslavyanın bizim toprağımız olduğunu Quebec'te kendisinden bişeyler içeceğimizi söyleyince güzel güzel gülümsedi:) Sonraa....
Sonrası Mico Murat. çok acıkmıştık, fellik dellik yer arıyoruz yemek için. Mostar'da yemek anlamında pek şansınız yok börek ve köfte başroldeler. Öğleden sonra 4 gibi olduğu için köfteyi tercih ettik ve burada Mico Murat ile tanıştık, sağ olsun bizi güzelce ağırladı. (Ama nerdee ZELJO'nun köftesi nerdeee) Hatta şebeke problemi yaşamamız nedeniyle telefonla haberleşme konusunda bize yardımcı dahi oldu.
Tekrar gezmeye başladık, köprünün iki yanındaki kulelerden birine çıktık, giriş aslında paralıydı fakat MJ'in yakışıklılığına (bakmayın siz onun Tutin'li olduğuna aslen Milano'ludur) dayanamayan Boşnak güzeli ücretsiz gezmemize izin verdi, tabi tepeden hemen güzel güzel fotoğraflar çektik. (evet MJ'in kızla fotoğrafları bende mevcut)
Ve Mostar'ın üzerinde biraz daha vakit geçirerek bundan sonraki durağımız Dubrovnik'e doğru hareket etmek üzere otobüs istasyonuna gittik.
Yorumlar
Öncelikle belirtmeliyim ki Sarajevo'da öğrenci olarak da olsa yaşadığın için çok şanslısın.
İlköğretim döneminden beri olayları oldukları zamanın şartlarına göre değerlendirme ve yorumlama mantığını kafasına yerleştirmiş biri olarak yazdıklarına şöyle bir bakış açışı getirmek istiyorum:
Josip Broz Tito'nun (okuduğum ve anladığım kadarıyla) 'Büyük Yugoslavya' yaratmak gibi bir hayali vardı ve bunu iktidarı zamanında iyi kötü sürdürebildi. Öyle ki çoğu zaman dönemin büyük gücü SSCB'ye dahi rest çekebilecek derecede başarılı ve değişik bir politika izledi. Senin de, büyük ihtimalle, bildiğin gibi Balkan coğrafyası tarihsel olarak acılarla yoğrulmuş topraklardan meydana gelir. Hatta söyleyeneni hatırlamadığım bir söz var: 'Dünya üzerindeki tüm acılar Balkan topraklarında yaşanmıştır.' Evet sözünü ettiğimiz coğrafyada herkesin dürttüğü ve bir şekilde etkisi altına almak istediği milletler var. 1992'de başlayarak (bunda tabi ki SSCB'nin dağılmasının etkisi tartışılmaz) Balkanlar'ın da (2009 Temmuz itibariyle)7 ayrı ülkeye bölündüğünü görüyoruz milliyetçilik akımının etkisiyle. Oysa ki Tito'nun hedefi tamamen bu milletlerden meydana gelmiş ve kaynaklarını kendi kullanarak büyümek gelişmek isteyen bir YUGOSLAVYA yaratmaktı. Aşırı milliyetçi akımların (güzel vatanımızda olduğu gibi) tamamen ülkeye zararı olduğu konusunda (sen de Balkan aşığı olduğuna göre) hemfikiriz. Çünkü ayrılıkçılık görüldüğü gibi kimseye yaramıyor, tek tek bakarsak Slovenya Alman kontrolünde, Sırbistan ve Karadağ ayrı ayrı Rus etkisinde, Bosna'nın yarası öyle derin ki içlerinde en narini ve güzeli olarak halen ürkek ve çekingen, Hırvatistan-Makedonya kendi havalarındalar, Kosova ise durgun görünse de bu aralar Türklere yapılan baskıların arttığı duyuluyor, yani bu kez Kosovalı Arnavutlar Türkler'i istemiyor Kosova'da, kendi memleketinde yabancı olmak ne acı duygudur kim bilir...
Ben senin bu eleştirin sonrası Tito ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim güzel bir katkıda bulundun teşekkür ederim.
Yazdıklarımı beğenmene ve özellikle de gezip görmene çok sevindim, inşallah tekrar oralara gidebilirim dede ocağı başka şeye benzemez...