Yalıköy 'Kalbimin Başkenti' Vol.2 'Salih Efendi'

Adı sanı duyulmamış blogumu herhangi bir tesadüf sonucu okuyanlardan gelen yoğun istek  üzerine, torunlarıma bıraktığım hikayeye devam etme kararı aldım. Ancak 'bitmeyen işler yüzünden' (siz böyle olsun istemezdiniz) bir türlü vakit olmadı. Gerek bayram telaşının verdiği tarifsiz heyecan gerekse de tatilin bir bölümünü Kalbimin Başkenti'nde (pasaportsuz vizesiz ve de eşsiz bir başkent orası) geçirecek olmam sebebiyle tekrardan klavye başına oturdum. Sürecin artan heyecan oranıyla gelişmesinde 'Salih Efendi' ile yaşayacağımız kısa süreli manevi buluşmanın da  etkisi çok çokk büyük.

İlk hatırladığım görüntüler Atikali Şemsi Bey Apartmanı'na ait. Sürekli benimle haşır neşir olan, kucağına oturtup bişeyler anlatan ve sanki sadece benimle gülümseyen biri var; gün içinde kısa aralıklarla kaybolsa da torununu yere göğe sığdıramayan biri 'Salih Efendi'. Hayal olarak hatırlamam sebebiyle aktarımda abartıya kaçabileceğim bambaşka bir olay var ki, insan kaderinin çocukluğunda çizgisine girdiğini göstermesi sonraki yıllarda bir hayli şaşırmama sebep olmuştu.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenleri için Vatan Caddesi'ndeyiz. (Rica ederim yanlış söylemeyin orası Adnan Menderes Bulvarı değil, bildiğiniz Vatan Caddesi.) Dedem ve babaanem eşliğinde bazen kucakta bazen tıpış tıpış bir yürüme halim söz konusu. Derken bizimkilere iki polis yaklaşıyor. Dedem haklı olarak telaşlanıyor ama polislerin 'bu çocukla fotoğraf çektirmek istiyoruz' demeleri üzerine yelkenleri suya indiriyor. Yoktu tabi o zamanlar teknolojik paylaşım olanakları kayboldu gitti o güzelim fotoğraf muhtemelen. Esas hatırlanası konu dedemin büyük paniği, buradan bir sevgi kıvılcımından öteye derin bir sahiplenme duygusu çıkarıyorum kendimce ve sevgi hanesine bitmez tükenmez bir artı yazıyorum canım dedemin. Yıllar yıllar sonra lisede değişmez görevim olan flama-bayrak taşıyıcılığı nedeniyle resmi bayram törenlerinde Vatan Caddesi'ni her yürüyüşümde hatıralarda kalmış o güne giderek dedem ve babaannemle yaşadığım o güzel anı hatırlardım.


Burada dedem ile aramızdaki eşsiz sevgiye kendimden de örnek/pay vermem gerektiğini düşünüyorum ya da hak buluyorum diyelim. Okulu bitirip de işe başladıktan sonra hayatın normal akışının değişmesi nedeniyle Yalıköy'e gidişlerimiz de azaldı, bir cumartesi sabahı hareket edip canım dedemi (o zaman iyice yaşlanmıştı) 1-2 saat görüp, sadece sakalını sıvazlayıp ona moral desteği verdikten sonra aynı gün içinde İstanbul'a dönmüşlüğüm var. Anlatışımın nedeni sadece sonsuz sevgi ve saygıya küçücük bir örnek vermek, tamamını anlatmaya bloglar yetmez....

Salih Efendi'nin hikayesini, torunu (favori torunu olduğumu gizleyemem zaten herkes biliyor) gözüyle anlatırken, dede ve babaanneyle büyümüş her çocukta görülmesi olası şımarıklığın, 28 yaşına girmeme günler kala, hayatımın hiçbir döneminde başrole çıkmadığını görüyorum ve bu serin duruşun gerçekten çocukluktan kalma (belki de Kal-u Bela'dan kalma demeliyiz) bir duruş olduğunu anlıyorum. Yalnız benim için değil evdeki kıymetli sarışın için de geçerli aynı konu. 

Salih Efendi'nin hikayesine dönecek olursak, 1985 (yanılıyorsam benden büyük birileri düzeltsin) yılı itibariyle Salih Efendi ve erkek çocukları bir arada. Hikayemiz Küçük Langa Caddesi İnebey Mahallesi 28 veya 32 numaralı apartmanda Aksaray'da devam ediyor... Giriş katta dedemlerle biz oturuyoruz; ikinci katta büyük amcam Recep Alp var. 3.kat ise Alp Ailesinin doğal ortağı Darcanların oğlu Şemsettin Darcan'a ait. Şemsi Amca aynı zamanda babamın çocukluk arkadaşı.Onun üstünde kardeşi Süleyman Darcan var. Daha üst katta küçük amcam İsmet Alp ve en üst katta Şemsi Amca'nın babası Tacettin Darcan. Vee terasımız, küçükken sıklıkla annemle çamaşır asmaya çıktığımız ve annemin bizim aşağı düşeceğimiz korkusunu yaşadığı yer, teras duvarının kenarında Tacettin Amca'nın oğlu Turgut ile arabalarımız gezdirip oyunlar oynardık. 1990 yılına kadar yaşadığımız Küçük Langa Caddesi'nde neler neler yaşanmadı ki, özetle geçmek istiyorum...
Bir gece büyük bir çığlıkla uyandım 5 yaşında olmalıyım, üst katımızda patırtılar var ama yengem özellikle çok ağlıyor. Hepimiz doğal olarak kalkıyoruz, biraz sonra anlıyoruz ki büyük kuzenim Şeval Ablamın eşi Ahmet Abi hayatını kaybetmiş; çocuk olduğumuz için bizi yatırıyorlar ama beni hep seven bir insan için ağlıyorum galiba. Sonra Yalıköy'deki halamın kocası Cevat Enişte'min vefatı yine Aksaray'dayız ve üzgünüz. Derken bir gün okuldan dönüşte Tacettin Amca ile kapıda karşılaştık, merdivende ayakkabılarını bağlıyordu gülümsedi bana, gidiş o gidiş rahmetli olduğunu öğrendik iki saat sonra...(Rahmetle analım hepsini)
Aksaray'da güzel şeyler de oldu tabii ki. Kosova'dan akrabalarımız geldiler bizi ziyarete; Feriz Aga doğal liderleri, ben ve kardeşim apartmanın en küçükleri olarak çok mutluyuz çünkü kutu kutu şeker ve sakız getiriyor bize. Fatoş teyzem iki sokak ilerimizde oturuyor, kuzenlerim Yakup ve Hülya ile oyunlar oynuyoruz. 1987 yılında yağan büyük karda karşı apartmanımızda oturan Mustafa ile kartopu savaşı yapıyoruz, dedem ve babanemin peşine takılıp Perşembe pazarına gidiyorum, dedem ile arkadaşı Mazhar Amca'nın dükkanına gidip vakit geçiriyoruz. Tek başıma bakkala gitmeler (Mini Market Atilla Abi), ramazanda pide kuyruğuna girmeler, hastalanıp Fenerbahçe'min maçını TRT-1'den seyretme (Sparta Prag ile 1-1 berabere kalmıştık golü Oğuz atmıştı), haftasonları maçları dönüşümlü olarak veren radyodan dinleyerek heyecan kasırgalarına tutulmak, babamın galiba 6.doğumgünümde aldığı oyuncak kaleyi Sedat Abim ile kuruşumuz, sokaktan her geçişinde bizi korkutan bir adam, Pirelli bayisi Ahmet Amca, hemen yanımızdaki Elif Oteli ve o otelde kalan İran-Irak Savaşı'ndan kaçmış ailenin çocukları Orien. TRT-1'de yayınlanan 'Duvardaki Kan' dizisi, komşumuz Hamza Amcalar, annemin elinden tutarak ilk kez okula gidişim ve Aksaray Yer Altı Geçidi Çarşısı (ne büyük gelirdi o zaman bana.) Salih Efendi ile Pertevniyal Valide Sultan Camii bahçesinde oturuşumuz ve sonrasında saf tutuşumuz, caminin efsane imamı Muharrem Hoca, Yenikapı'daki Lunapark... Hatırlayıp da sayabildiklerim bunlar ama emin olun ki daha fazlası var.

1990 yılı itibariyle Fatih'teyiz. Dedemle ilişkimiz artarak güçleniyor, öyle ki artık yaz mevsimindeki uzun ayrılıklar zor geliyor. Haftasonları veya babamın uygun gördüğü dönemlerde Yalıköy'de kalınca dedeyle olan vakitlerin tadına doyulmuyor. Yalıköy meydandan unutulmaz bir sahne.... Dedem, Emin Dayı, Hüseyin Amca ve Aziz Aga sohbet etmekteler, Hüseyin Amca'nın tatlı sohbeti bir yana marka haline gelmiş radyosu hep yanında. Ben torun kontejanından yanlarındayım ama tam olarak amacımın farkında değilim, Harmanlık'ta top oynama etkinliği yok herhalde, ya da dere kenarında tenekeden yapılmış kayık yüzdürme. Sonra onlar vakit namazı için eski taş camiye gidiyorlar. (Yıkılırken dedemin ne kadar üzüldüğünü en iyi ben bilirim herhalde. 6 günde yapıldığını anlatıp durmuştu bütün gün.) Bense caminin avlusunda kendi kendime oyunlar oynuyorum bu oyunlarda canım kardeşim Aziz de oluyor, o da torun kontenjanına girenlerden Aziz Aga'nın torunu.

Ortaokul öğrencisi olduğumda, derslerime en çok dedem yardım etti. Bunun olasılığının düşük olması kimseyi yanıltmasın hikaye şöyle. Ortaokul yıllarında milli tarih ve milli coğrafya derslerinde her hafta 2 sözlü yaşama riski taşıyan ben çalıştıktan sonra aklımda kalanları dedeme anlatırdım. Her normal Türk erkeği gibi o da Osmanlı Tarihi konusuna geldiğimizde, ya da öncesinde Malazgirt Savaşı'nda büyük bir dikkat ve ilgiyle beni dinler, hatta tekrar tekrar anlattırırdı. Ve Din Kültürü derslerinde kitaptaki okuma parçalarını dedeme okurdum bazen, Sahabeden konular oldu mu gözyaşlarını tutamazdı Salih Efendi. Yaşı ilerlediği için bazen okuduklarımın yanlış olduğunu düşünür, hatta kitapta yanlış yazıldığını söylerdi. Göz rahatsızlığı nedeniyle gazete okumakta güçlük çektiği için günlük gazete ihtiyacını da gidermek bana düşüyordu ve bundan büyük zevk alıyordum. Anlamadığı yerleri soran bir öğrenci dikkatiyle özellikle Emin Çölaşan'ın yazılarını takip eder ve o gün başka gazete alınmışsa çok kızardı. 

Sonra bir gün Recep Amca'mın hastalığı haberini aldık. Evin renginde bir sararma oldu diye hatırlarım hep o dönemi. Gerek dedemle babaannemin gerekse babamın ve diğer geniş aile fertlerinin yüzlerinden geçen renk hep sarıydı. Hiçbir şeyin o süreçte mutluluk doğurmayacağını bilen ruh haliyle herşeye bir anlamsızlaşma çöktü. Babaannem normal bir anne tavrıyla tabii ki çok üzülürken, dedem kendini daha çok ezbere Kur'an okumaya verdi. Ona moral olsun diye yapmaya çalıştıklarımdan zaman zaman verim alamamak beni üzse de evlat acısının nasıl bişey olduğunu o yaşta anlamaya çalışmak zor bir durumdu. Canım amcam, herkesin sevgilisi Recep Alp bir 23 Nisan günü bizleri bırakırken ben saçma sapan bir okul gösterisi için Ali Sami Yen'deydim. Eve geldiğimde annemin kapıyı açışından anladım ki az sonra Yalıköy'e doğru harekete geçiyoruz. Dedemi camide tek başına oturmuş dua ederken gördüğümde yanına gidip sımsıkı sarıldım ve duasını kesmeden boynuma sarılıp ağladı. O süreçle birlikte de gözleri iyice kapandı Salih Efendi'nin...

Dedemden İslam dinine ilişkin bilgileri (doğruluğu şaşmaz bilgiler ve cahiliye devrini yansıtmayan doğrular) alırken bir yandan da sorularımla zannediyorum onu bunaltıyordum. Ergenlikle birlikte, sorduğum bir soru aramızdaki efsan diyaloglara örnek olarak tarihe geçmiştir. Bir cuma namazı öncesi gidip de 'dede gusül abdesti aldıktan sonra namaz öncesi tekrar abdest almak gerekir mi?' soruma 'sen ne zaman o kadar büyüdün, hadi oradan' diye bağırarak cevap vermesi şu an dahi beni güzel bir tebessüme sürüklüyor.

Sonra ben liseden mezun oldum, o süreçte 90'lı yaşlarını yaşayan dedem ara sıra bana kızmaya başladı ve ben de hangi hakla bilmiyorum ama ona ara sıra darılıyordum, bunda hayatın dalgalanmalarının etkisinin büyük olduğunu söylememek kendi hayat duruşuma ters bir hareket olur. Liseden mezuniyet yılında babanemi kaybettik ve dedem için tamamen kapanma dönemi o zaman başladı. Burada durup Alp erkeklerinde şiddetle hissedilen yalnızlık korkusu için bir-iki cümle söylemek lazım. Dedemin tüm çocuklarını yanında istemesi ve onlardan sürekli haberdar olup herşeye müdahil olma tavrı, şüphesiz ki başta amcalarım olmak üzere babamı da büyük ölçüde etkilemiş durumda. Hep söylenen İtalyan Ailesi tarzı yaşam tipinin merkeze oturduğu geniş bir hayli geniş ailede yaşayan biz 4.kuşak Alp çocukları bu tavrı ne kadar sürdürebiliriz diye düşünmüştüm uzun süre. Fakat ne kadar kızılsa ne kadar bıkılsa da geniş aile bağları koparılamayacak derecede olunca insan ister istemez ben de mi onlar gibi olucam diye düşünmeden edemiyor. Bu konudaki gel-gitler artarak sürüyor kendi içimde.

Babaannemden sonraki süreçte dedem günün büyük vaktini (artan yaşlılığın da etkisiyle) yatarak ve uyuyarak geçiriyordu, gazete okumalarıma ve günlük siyasi sohbetlere ilgi duymamaya başladı. Sadece memleket sohbetlerine katılıyordu en mutlu olduğu anlar yanına gelip de hadi bana memleketi anlat dediğim zamanlardı. Üniversiteyi kazandıktan sonraki süreçte okulu hemen bitirip işe girmemi ve hayatımı kazanmamı istiyordu. Mezun olup da işe başlayınca dedemin yaşadığı mutluluğu anlatmaya kelimeler kesinlikle yetmez. Akşam olup da eve geldiğimde 'sen gelince güneş doğuyor' diye karşılıyordu beni Salih Efendi...

Salih Efendi'nin hayat hikayesi 21 Ocak 2005 Cuma günü Kurban Bayramı'nda son buldu. Sorsan Salih Efendi'ye tamamen bunu isterdi, ve onu tanıyan herkese sorsanız 'O'na zaten bu yakışır' derdi.

Yalıköy'e hayatımda ilk kez gitmek istemedim onu uğurlarken, yaşıma başıma bakmadan hüngür hüngür ağladım canım dedem için camiden mezarlığa kadar yürürken. Ve sonrasında Yalıköy'deki eski evde oturduğu köşeye her bakışımda sesleniyor sanki 'aah Asilim canım Asilim' diye...




Yorumlar

Popüler Yayınlar