Sarajevo
Balkan Turu'muza ilişkin ilk verileri Eylül ayında yeni tanıştığımız Blog sayesinde paylaşabilmiştik. Direkt benim ağzımdan yazılıyor olsa da eminim ki Saitcan'ın da aklından & kalbinden geçenleri içeriyordu yazdıklarım. Tur fikrimizi ilk olarak, Sarajevo ile hem ailevi hem de ticari bağları olan kuzenimiz Ercan Gül (bkz yukarıdaki fotoğrafta yanımda) ile paylaşmıştık. Aldığımız cevap 'size çok detaylı bir program yapacağım ve harika geçecek' olmuştu. Haklı çıktı Ercan Abim.
Balkan Turu'na Sarajevo'dan başlıyoruz. İlk durak olarak Sarajevo'yu seçmemizin sebebi kuzenimizin ailesinin de yaz tatilinin bir bölümü için orada olması ve bizleri misafir etmek istiyor oluşları. Sarajevo'da geçen 2-3 günlük süre öyle dolu geçti ki bu güzel ev sahipliğini ömür boyu unutmayacağımızdan eminim.
1.Dünya Savaşı'nın başladığı yer Sarajevo, Avusturya-Macaristan İmparatoru'nun sarayı şehire hakim tepede; Çetniklerin mevzileri de. Bosna denilince herkesin aklına savaş & katliam ve Türkiye'de toplanıp da oralara gönderilmeyen bağışlar geliyor ama Sarajevo bundan çok daha fazlası!
Sarajevo mimari açıdan ne kadar Türkiye'ye benzese de duruşu ve hayat tarzıyla tamamen Avrupa şehri. Konaklama süresinde etraftaki hediyelik eşyacılardan gördüklerimden anladığım kadarıyla 1984 Kış Olimpiyatları'na evsahipliği yapmış bir şehir.
Çok güzel bir akşamüstü indik Sarajevo'ya, güneş henüz batmak üzere ve tertemiz bir gökyüzü var. Dia'nın (abimin kayınvalidesi) evine doğru yol alıyoruz, şehire yukarıdan bakan bir tepenin yamacında 3 katlı bahçeli güzel bir ev. Çocuklar ve Emel Yenge bizi bahçede karşılıyorlar, klasik Boşnak ağırlaması her yerde geçerli hemen yorgunluk kahveleri, içecekler, meyveler vs. En güzeli gırgır sohbet.
Akşam abim sizi dışarı çıkarayım diyor ve Sarajevo gecelerinde turluyoruz. İlk göze çarpan Başçarşıja'daki hareketlilik canlılık. Cuma akşamı olmasının da getirdiği rahatlıkla insanlar sokakları turluyor. Diğer bir dikkat konusu ise kızların güzelliği ve bakımlı oluşu. Sarajevo'dan 'kışın karlı sokaklarında yüksek topuklarıyla güzellerin yürüdüğü şehir' olarak bahsediliyordu bir yerde, manzarayı gözlerimin önüne getirdim ve bir süre onları izledim.
Küçük bir çarşı olmasına rağmen eğlence yerleri tıklım tıklım, herkes eğlence peşinde. Uğradığımız Küba isimli yerin tavanları el işçiliğiyle yapılmış büyük ustalık gerektiren Küba bayrağı ve oraların figürlerini içeriyor, Che ağzında purosu duvarda müşterileri seyrediyor, bir kez daha gidersem mutlaka uğrayacağım bir yer. Az ileride ismini şimdi hatırlayamadığım daha çok 20-30 yaş kitlesinin rağbet ettiği bir yer, müzik sesi içeride oldukça yüksekti, kapı önündeki standlarda takıldık, daha eğlenceliydi kalabalıkla iç içe olmak.
Ertesi sabah, özenle ve çok güzel hazırlanmış bir kahvaltı sofrasına uyanıyoruz:) Emel yenge ve kızlar öyle güzel bir sofra kurmuşlar ki sözle anlatılamaz. Kahvaltı sonrası abim ve Aşir ile dışarı çıkıyoruz. Başçarşıja ile Ferhadija Doğu ile Batı'nın buluştuğu nokta. (Sultanahmet ile Beyoğlu'nu bir arada düşünün.) Ferhadijada serinleme molası veriyoruz, kocaman bir çınarın altında caddeden gelip geçeni seyrederek sohbet ediyoruz. Halkın gelir seviyesi çok yüksek olmamasına rağmen gezme-dolaşma aktivitelerinden asla vazgeçmedikleri görünüyor, en kötü ihtimalle hava değişikliği için dahi Ferhadija'da turluyor Boşnaklar.
Sonraki durağımız karşı tepedeki şehitlik. Tepeye çıkarken bir düğün konvoyuna rastlıyoruz. İnsanın aklına ister istemez hayat-ölüm kardeşliği düşüyor, şehitlerin sürekli bir cenaze töreni içinde yad edilmesi gerektiği düşünülürse, Bregoviç haklı çıkıyor, 'Düğün ve Cenaze' bir arada.
Şehitlik tam anlamıyla mahallenin ortasında. Bir an bunun ibret vesikası olması nedeniyle özellikle yapıldığını düşünüyorum. Şehire hakim sayılan bir tepeden uğruna canlarını verdikleri Sarajevo!ya bakıyor kardeşlerim, orada hem hüznü hem de kini bir arada yaşadığımı itiraf ediyorum kendime, 12 yaşındaki bir çocuğun ne zararı olabilirdi ki Sırplara.
Şimdi İnat Kuca'dayız. Türkçe'de İnat Evi anlamına gelen bu yer, şehrin ortasında geçen ırmağın iki yakasının hikayesini anlatıyor. Arazisi ve evi ırmağın karşı tarafında olan mülk sahibi, belediyenin istimlak kararı neticesinde protesto amaçlı olarak, tam karşı kıyıdaki araziyi satın alıp evini oraya kuruyor ve 'İnat Kuca' hikayesi başlamış oluyor. İnat Kuca'ya geldiğimizde halen aç olmamamıza rağmen Ercan abim buranın böreklerinden yememiz gerektiğini söyledi. Siparişleri beklerken gelecek böreğin olağanüstü olduğundan bahsetti. Ancak bu kadarını da beklemiyordum. Hayatımda yediğim en güzel ve en hafif böreği İnat Kuca'da yedim. Şöyle ki, güveç içinde getirilen muhteşem böreğin etli ve ıspanaklı-peynirli çeşitlerini seçmiştik. Yanında çömlekte getirilen hafif ekşi yoğurt ise böreğin yenilişini daha da hafifletiyor. Üzgünüm annecim artık ikinci sıradasın:) Sarajevo'da yeme-içme genel olarak Türk mutfağına uzak olmayan tatlardan oluşuyor, üstelik uygun fiyatlara yeme imkanınız oldukça yüksek. Yeme içmeden bahsedip de Zeljo'dan söz etmemek olmaz, Sarajevo'ya gelip de Zeljo'da çevabi ve pleskavica yemeden gitmek hiç olmaz. Çevabi bildiğimiz ızgara köfte ama sunuluşu ve tadı buralardakinden oldukça değişik ve tartışmasız daha lezzetli. Pleskavica ise kaşarlı köfte formatının çok gelişmiş versiyonu. İşin ilginç tarafı bu iki lzeetin yannda sunulan kaymak. Ancak buradaki ekmek kadayıfı yanında verilenden farklı hafif tuzlu gibi insanda tamamen yeme hissi uyandıran bir güzellik, ilk gece 22.30 civarı Zeljo'da lezzet komasına girmiştik:)
Şehiri gezerken 'Sarajevo Film Festivali'nin başlangıç hazırlıklarını gördük, biraz turladık etrafta, festivale katılmaya vaktimiz yoktu ama Miss Sarajevo ile (bence tabii ki) fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik:))
Akşam yemek öncesi çocuklarla play station oynadık, Aşir rakipsizliğini kantıladı ama Canan'ın frikik atışlarındaki şampiyonluğu hepimizi şaşırttı. Bosna'daki ikinci gecemizde yazının başındaki fotoğrafta gördüğünüz şahane Sarajevo manzarasında yemekteydik. Yemeğin ortasında masamıza gelen müzisyenler abimin ricasını kırmayarak Katibim'i ve Karlar Düşer'i söyledi. Balkan Turu'nun unutulmaz anlarından biriydi bizim için.
Bosna'daki son günümüzde Tuzla tarafında kayak merkezinin bulunduğu bölgeye gittik ve dağ havasını soluduk, çok da güzel bir yemek yedik. Şehire sadece 20 km uzaklıkta herkesi e herşeyi unutabileceğiniz bir yer. Öncesindeyse Vrelo Bosne'de eğlence dolu dakikalar yaşadık. Vrelo Bosne, 2-3 kilometrelik süper bir fayton yolculuğu sonrasında varılan çok güzel bir park. Kaynağından buz gibi su içmek güzeldi, ancak Vrelo Bosne'nin kralı Faytoncu Nail'di, yolculuk sırasında şarkılarıyla bizlere neşe kattı.
Sarajevo'ya bir kez daha mutlaka gelme sözü vererek ayrıldık sabah 07.00 treniyle Mostar'a doğru.
Yorumlar